Olabilirliğin Sınırları İçinde: Ankara

Yıl 1924, yer Ankara. Alman şehir plancısı Löchrer kalemini bastırıyor kağıda ve ben doğuyorum. Evet, ben bir çizgiyim. Sıklıkla plan taslaklarında geçiyor gençliğim, Ulus’tan Kızılay’a, Atatürk Bulvarı boyunca habire gidip geliyorum. O sıralar herkes hararetle bir şeyler yazıyor, çiziyor; bir sürü arkadaşım oluyor! Şehirde oldukça sancılı, tartışmalı, heyecanlı bir hava var. Arkadaş ortamımda da bir “yeni” kelimesi dolanıp duruyor, bazen titrek; bazen kalın kalın, altını çizerek yazıyorlar bunu. Biz yeni doğduk, çok anlamıyoruz haliyle. Ama atlaslardaki dostlarımız “ne şaşırdınız” diye bize çıkışıyorlar. Görünüşe göre yeni bir başkent lazım olmuştu, böyle bir “yeni” için en doğru konum Ankara’da idi. Üstelik bomboş, oldukça geniş topraklardı buralar. Evet burası başkent olacaktı, çağın ihtiyaçlarına cevap, “yeni” olan her şeye layık, örnek bir başkent. Heyecanlıyız, titreşiyoruz. Sayfaları dolduruyoruz, yolları aşıyoruz, hiç yoktan bir kent nasıl var edilir önce biz gözlemliyoruz.

Yıl 1892, önce demiryolu geliyor buraya, Ankara ansızın bir ticaret şehri olma yoluna giriyor; nüfus için yepyeni bir dönüm noktası bu. Ancak konuşulanlara göre; altyapı sorunları, su kaynakları, şehir aydınlatması gibi pek çok çetrefilli mesele de bu dönüm noktasını takip ediyor.

Başkent Ankara’ya ait Yeni İmar Planı, Carl Christoph Lörcher, 1924.

Yıl 1924, daha önce de dediğim gibi benim doğum vaktim bu. Löchrer beni kağıda düşürüyor, çizdiği bu plan “ulus mekanı” ve “modern” bir kent olsun istiyor. Ankara’nın geçmişinin izlerini taşıyorum; ama görevim, bir yönetim şehri planı olmak, bunun da bilincindeyim. Löchrer’in kalemi uzun uzun çizgilerle kayıyor, Cebeci-Çankaya-İstasyon bölgesinde daha bir yoğun hale geliyorum. Bu ova yeni bir kentin ilk habercisi. Yine de buralarda yoğun yoğun dizilirken, bolca yeşil alan ve sosyal potansiyel bırakmayı ihmal etmiyoruz. Dönemin Alman şehir planlarındaki çizgilerle akrabayız biraz, Löchrer’de onların etkisi büyük. Yeni bir kent inşaası demek, yeni bir toplum demek, bunun bilincindeyiz ve haliyle sorumluluğumuz da büyük. Park olacak yerlerde daha bir huzurla beliriyorum, bu ölçekte tabi ki insanlar seçilmiyor ama sanki her milimetrede başka bir günü hayal edebiliyorum. Bir sürü insan beliriyor. Buralarda dolaşan, spor yapan; çok sağlıklı, kontrollü bir toplumun insanlarıydı. Bunları müjdeleyebiliyor olmak ne güçlü, ne onurlu bir şeydi benim için.

Yıl 1924, daha önce de dediğim gibi benim doğum vaktim bu. Löchrer beni kağıda düşürüyor, çizdiği bu plan “ulus mekanı” ve “modern” bir kent olsun istiyor. Ankara’nın geçmişinin izlerini taşıyorum; ama görevim, bir yönetim şehri planı olmak, bunun da bilincindeyim. Löchrer’in kalemi uzun uzun çizgilerle kayıyor, Cebeci-Çankaya-İstasyon bölgesinde daha bir yoğun hale geliyorum. Bu ova yeni bir kentin ilk habercisi. Yine de buralarda yoğun yoğun dizilirken, bolca yeşil alan ve sosyal potansiyel bırakmayı ihmal etmiyoruz. Dönemin Alman şehir planlarındaki çizgilerle akrabayız biraz, Löchrer’de onların etkisi büyük. Yeni bir kent inşaası demek, yeni bir toplum demek, bunun bilincindeyiz ve haliyle sorumluluğumuz da büyük. Park olacak yerlerde daha bir huzurla beliriyorum, bu ölçekte tabi ki insanlar seçilmiyor ama sanki her milimetrede başka bir günü hayal edebiliyorum. Bir sürü insan beliriyor. Bunlar, buralarda dolaşan, spor yapan; çok sağlıklı, kontrollü bir toplumun insanlarıydı. Böyle günleri müjdeleyebiliyor olmak ne güçlü, ne onurlu bir şeydi benim için.

Yıl 1927, Ankara artık yetmiş dört bin kadar bir nüfusa ev sahipliği yapıyor ki bu sayının yirmi binlerden geldiği düşünüldüğünde büyümenin ne kadar şiddetli olduğu açıkça görülür. Ayrıca göç alımının da devam etmekte olduğu unutulmamalı. Atatürk Bulvarı’nda müthiş bir canlanma var. Burası benim en sevdiğim yerlerden biri ki Löchrer’in de buranın yeni Ankara için bel kemiği olmasını planlaması bunda önemli rol oynuyor. İstanbul’dan tüm bürokratların buraya gelmesi bir çırpıda olamıyor; onlar için bu bulvara hem apartmanlar, hem bahçeli müstakil evler yerleşiyor. Bizden önce burada olan Ankaralılar kerpiç evlerde oturuyorlardı, haliyle bu 8-9 odalı konutlar son derece “yeni”. Bu evlerde yaşayan insanlar da bütün bu “yeni” tufanının bir parçası, modern bir hayata ait modern bir insan modeli; haliyle Ankara halkının tüm bunlara alışılması da zaman alıyor. Yine de yabancı olduğu kadar ilgi çekici bir süreç bu. Zaten Avrupa’da artan nüfusla birlikte modernizmin var olduğu düşünülünce, Ankara’da bu kavramın doğuşu, gelişimi son derece doğal ve olağan. Ankara bütün bu başlangıç sürecinde önemli bir standart haline geliyor. Öylesine heyecan verici şeyler ki bunlar! Hissediyorum, hayır, biliyorum; Atatürk Bulvarı hep böyle önemli kalacak, Löchrer’in kağıtlarında kalmayacak, burada dolaşan bunca insan benim hayal edişimle sınırlı kalmayacak. Bu bulvar; ulaşım için, gezinti için, tasarlandığı ve planlandığı gibi bir köprü göreviyle yaşamayı sürdürecek.

Planlandığı gibi demişken, eh, tabi bütün bu heyecan ve sonsuz olasılıklar içerisinde planlandığı ile kalmayan şeyler de oluyor. Nüfusun öngörülenden çok daha şiddetle artmasıyla birlikte, Löhrer’in planladığı yaşam alanı yetersiz kalıyor. Aynı yıl içinde bir yarışma açılıyor, başkent için yeni bir şehir planı aranıyor. Benim duyduğuma göre üç aday var ama aralarından birinci gelen “Olabilirliğin Sınırları İçinde” rumuzu ile Hermann Jansen oluyor. Böylece Löchrer’in bıraktığı kalemi Jansen alıyor ve Ankara için çizmeye başlıyor. Bu zamanları ikinci doğumum olarak ansam yanılıyor olmam herhalde. Yeniden üretmeye başlıyoruz. Üstelik son derece heyecanlı yeni bir ismim var artık!

Hermann Jansen Ankara Şehir Planı Önerisi,1929.

Sanıyorum bu yeni “ben” için en sağlıklı tarif “mütevazı” olur. Zira Ankara Belediyesi’nin sıkıntılı bütçesinin farkında olan Jansen, eski-yeni kent gerilimi üzerinde daha alçakgönüllü çözümlere odaklanarak çalışıyor. Bütün bu süreçte Ankara’nın dönem mimarisi için apartmanlaşma da önemli bir temel haline geliyor.

Milli mücadele dönemi sonrası yeni başkentte, Löchrer gibi başka birçok Alman ve Avusturyalı mimar çalışıyor, yeni bir kenti sayfa sayfa hayal ediyor. Yine de bunun halk için ne anlam ifade ettiğini salt bu kağıtlarla nasıl anlayabilirim ki? Tahayyülüme güvenemem bu konuda. Sonraları, Yakup Kadri’nin Ankara kitabındaki arkadaşlarımın anlattıklarını takiben ne yapmam gerektiğini anlıyorum; bu sayfaların ötesine geçeceğim. Kendimi aşacak, paftaları aşacak, bizzat şahit olacağım. Görmeli ve hissetmeliyim. Hissetmeliyim ya, ben sadece bir çizgiyim, nasıl yaparım? Nitekim kendimi en nihayetinde tozlu arşiv odalarında buluyorum. Plancıların çizimleri bir kenara kaldırılıyor, muhtemelen daha o zamandan bile hiç yerinde durmayan Ankara’mız ben burada beklerken de değişmeye devam ediyor; değişiyor da değişiyor. Bundan uzak kalmaya dayanamıyorum.

Hermann Jansen El çizimleri ile Ankara Samanpazarı.

Az bekliyorum, uz bekliyorum, önce tane tane karışıyorum sayfalardan havaya; sonra olmayacak olan oluyor ve kendimi bütünüyle özgür bir şekilde semalarda süzülürken buluyorum. İçim kıpır kıpır, doğduğum ilk günün heyecanıyla atıyorum kendimi Atatürk Bulvarı’na. Löhrer’in akslarını arıyor gözlerim, Jansen’in tasarılarını ve diğer bütün yadigarları. Bazen bir tanıdığa rastlar gibi oluyorum, hemen tepesine kuruluyor, mola veriyorum. Bazen bir tanıdığa rastladığımı sanıyorum ama yaklaştıkça anlıyorum ki o artık yepyeni bir bina. Değiştirmişler, bambaşka yapmışlar onu. Öyle olunca çekiniyorum, çok yaklaşamıyorum bu yabancılara. Bir dönem binasının cephesinde bir konser posterine ilişiveriyorum söz gelimi, oradan ayrılıp bizim zamanımızdan kalma bir apartmanın balkonunda, okunmak üzere bekleyen gazeteye sarılıyorum. Yine de umduğumdan çok daha az tanıdıkla karşılaşıyorum, yol uzun geliyor, bitap düşünüyorum.

Gel zaman git zaman, gençlik parkının karşısında; şimdilerde devlet tiyatrosu olarak kullanılan apartmanın penceresine asılmış bir tiyatro gösterisi posterinde dinlenirken gözüm iki gence ilişiyor. Hep izlerim gelip geçenleri zaten ama bunlar hemen ilk bakışta farklı geliyor. Talebe olsalar gerek. Löchrer’den, Jansen’den bahsettiklerini işitiyorum, içim kıpır kıpır oluyor! İyice yaklaşıyorlar binaya, onlar da pek heyecanlı görünüyor. İçeri girmek istediklerinden yakınıyor, ışıl ışıl bakıyorlar binaya. Tanışma arzusuyla kaynıyorum ben de, fırlayıveriyorum afişimden, birinin elinde tuttuğu defterine düşüyorum. Minik minik eskizler var hep buralarda, büyük kısmı mimarlıktan; bir sürü eski dostu görüyorum burada. Sayfalarda dans ederken, yakalanıyorum gençlere, tanışıveriyoruz. Onlara bildiğim her şeyi anlatıyorum, adımın “Olabilirliğin Sınırları İçinde” olduğunu da hatırlatmadan geçmiyorum. Artık yaşlı bir çizgiyim ben, eskisi kadar gücüm yetmiyor anlatmaya. Onlar bana söz veriyor, bir harfini bile değiştirmeden anlatacaklar hikayemi. Kim bilir, belki siz de heyecanlanırsınız, gelirsiniz buralara; kim bilir yollarımız kesişir belki Atatürk Bulvarı’nda!

1930-1970 yılları arasında Ankara Fotoğrafları

Kaynakça

  1. Resuloğlu Ç. (2014) “Kavaklıdere Semti’nin Oluşum Öyküsü”, idealkent. http://bit.ly/2LgvUcD
  2. Bayraktar N. (2018) “Ankara Kent Merkezinde Bir Mücadele Alanı: Saraçoğlu Mahallesi” Betonart 56.
  3. Cengizkan A. (2010) “Türkiye için Modern ve Planlı bir Başkent Kurmak: Ankara 1920-1950” http://bit.ly/2Lh2JpC
  4. “Geçmişin Modern Mimarisi: Ankara – 1”, 10 Mayıs, 2013. http://bit.ly/2DDnANS
  5. “Geçmişin Modern Mimarisi: Ankara – 2”, 14 Mayıs, 2013. http://bit.ly/2LfM99H
  6. “Modern Ankara’yı Taçlandıran Mimarlar (1) : Clemens Holzmeister”, 1 Mayıs, 2016,http://bit.ly/2LnKnDI
  7. “Lörcher’in Ankara’sı”, 15 Temmuz, 2009. http://bit.ly/2LbUYkV
  8. “Kentsel Sürdürülebilirlik: Ankara Kent Planları Örnekleri Üzerinden Bir İnceleme” http://bit.ly/2Lfr5QN



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir